Sinek vızıltısına takıldı aklı ve sinekle birlikte bir
bilinmezliğe doğru ilerledi. Bu ilerlemeyi durdurmanın da hiçbir yolu yoktu
üstelik. Düşündü… Geçmişini inşa eden unsurların hepsini, tek tek düşündü. En
son bu sinek vızıltısını duyduğu ana doğru ilerliyordu belli ki.
Sevginin en geniş anlamıyla kendine yer edindiği bir zamana
gitti. Öyle bir zaman ki, kendine dair tanımları gelişkin olmadığından mı yoksa
tam anlamıyla eksiksiz hissettiğinden mi bilinmez, içi huzurla doldu. Fakat bu
huzur, her zamanki gibi çok kısa sürdü. Çünkü her şeyin eksiksiz olduğu bir anı
yakalamak için sağa sola delice koşturduğu yıllar, ona bomboş avuçlardan başka
bir şey kazandırmış değildi.
Zaten o da artık aramayı bıraktı. Böyle en ufak seste,
doğanın minik bir kıpırdanışında, camdaki yansımasında bir umut bulup, istediği
yere gidiyordu. Bundan başka tesellisi olabilir mi?
Sürekli olarak cama çarpan sinek, bir türlü pencerenin açık
kısmını keşfedemiyor, keşfedemedikçe sinirleniyor, sinirlendikçe cama daha
hızlı çarpıyor gibiydi. Eliyle tutup atsa biliyor ki zarar verecek, kendi
haline bıraksa çarpmaların etkisiyle sarhoş olan sineğin istikbali hiç hoş
olmayacak. Ve yine biliyor ki, o sinek vızıltısı sussa, sanki bütün büyü
bozulacak, gittiği o şehirlerden, o evlerden, o odalardan birer birer
toplanacak dağılan bütün parçaları. Bunu başaracak gücü var mı, o an için
bilemiyor.
İzlediği sineği rahat bırakma kararı alıp, uzandığı koltuğa
geri dönüyor. Vızıltı da beraber… Kötü bir işçiliğin sonucu ortaya çıkmış bu
beyaz tavanı izlemekle geçirecek tüm gününü. Beyazın insanı içine alıp, sarıp
sarmalamayan ve hatta üstüne hiç olmadığı kadar yabancı hissettiren tonları da
varmış meğer. Bu eski otel ve eski tavanın suçu mu? Yoksa seneler sonra dönüp
geldiği bu yerde, her şeyin, hislerin bile aynı kalmasını beklemek gafletine mi
düşmüştü?
İşte bu soruyu da tıpkı sinek gibi rahat bırakıp, oturduğu
yerden kalktı. Odaya sığamadığını hissetti. Sinek vızıldamaya, içi daralmaya,
sorular beynine hücum etmeye devam etti. Tespit edebildiği ya da edemediği ne
varsa, küçük dikenler gibi batmaya başladı vücuduna. Sanki şimdi kalbi göğüs
kafesinde değildi, boğazından yukarı, beynine doğru çıkmaya çalışıyordu. Kafası
zonklamaya başladı. Kısacık bir sürede ter içinde kalmıştı bile. Daha fazla
ayakta duramazdı. Hızlı ama küçük adımlarla kararmış etrafından bulabildiği
nesnelere tutunarak pencereye gitti. Sineğin sesi yükselmişti şimdi. Belinden
daha aşağıda konumlanmış pencerenin kenarına oturdu, gözlerini sıkıca kapattı.
O an her şey durdu. Sorular, sinek, kalbi… Görüp görebildiği
tek şey, gözünü yummanın getirdiği turuncudan kırmızıya dönen büyük
yuvarlakların içinde, serbest bırakılmış güvercinler gibi sağa sola koşturan
küçük beyaz noktalardı. Derin bir nefes aldı.
Yanındaki komodinin üzerine yerleştirilmiş eski örtüyü
kaptığı gibi sineği çıkış yoluna doğru nazikçe sürükledi. İlk başta direnen
sinek, şimdi çarptığı şeyin bir cam olduğunu fark etmiş olmalı ki, olağanca
hızıyla uzaklaşıverdi pencereden. Yapmıştı, başarmıştı. Onu yaşatan günlere
geri götüren bir şeyi yok edebilmişti işte. Kurtulmuştu. Bu harika bir
başlangıç bile olabilirdi.
Ne için?
Sahi, ne için…
Şimdi duyabildiği tek ses yan odadan gelen elektrikli
süpürge sesiydi… Temizlik… Temizliğin kendine has sesi… Tıpkı eski günlerde
olduğu gibi...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder